PARALEL BİRLİKTELİKLER NEYE YARAYACAK?

Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Jacob Zuma 2010’daki Çin ziyareti sırasında, ülkesinin BRIC ülkelerine dahil olması konusundaki istekliliğini dile getirmişti. Bu, dahil olma isteği ve BRIC ülkelerinin geliştirdiği ortak tavır ve yönelimler bu ismin artık bir ekonomik sınıflandırma terimi olmadığının giderek uluslararası bir örgüt/ pakt halini aldığının da göstergesi haline geliyordu.

29 Mart’ta düzenlenen zirveye Güney Afrika’nın topluluğun bir üyesi/ parçası olarak katılmasıyla bundan böyle BRICS isminin duyulacağı kesinleşmiş oluyordu. Düzenlenen zirvede ele alınan en önemli konular kuşkusuz ortak bir kalkınma modeli, bu modeli destekleyecek iş olanakları, yatırımlar ve en önemlisi de parasal kaynaklardı. Bunun için Dünya Bankası ya da IMF gibi bir ortak yatırım bankasının kurulması fikri The Wall Street Journals’ın ortak ifadesiyle “dehşetli bir heyecan” yaratıyordu. Bu fikrin hayata geçirilmesinin ne kadar mümkün ve de etkin olacağı yönündeki tartışmaları aslında The Economist’in 52 ülkeyi dikkate alarak hazırladığı Gayri Safi Milli Hasıla grafiği netleştiriyor.


(The Economist)


Bu tablo; Güney Afrika olmadan bile BRIC’in gelir seyri sayesinde bu ülkelerin; şimdilik askeri ve siyasi nedenlerle dünya ekonomisine yön verecek durumda olmamalarına rağmen önemli birer güç haline geldiklerinin resmidir.

Öyle ki; Brezilya hükümeti, böylesi bir banka sayesinde dünya nüfusunun yüzde 40’ını ve gelirinin yüzde 22’sini oluşturan BRICS ülkelerinin Avrupa için bile kurtarıcı melek rolünde olacağını söylüyor.

Financial Times Deutschland’ın verilerine göre on yıl öncesine kadar bu ülkelerin gelir oranı yüzde 17,5’i geçmiyordu. Dünya ticaretindeki payları ise 10,9’dan yüzde 18,6’ya yükselmiş durumda.

Mundar birliktelik mi?
Batılı araştırmacılarsa sürekli, adı geçen ülkeler arasındaki siyasi ve kültürel farklılıklara işaret ediyorlar.

Berlin’deki Alman Dış Politika Derneği uzmanlarından Alexander Rahr şöyle diyor;

"Finans krizinin Batı’yı zayıf düşürdüğünü görüyorlar. ABD ve Avrupa Birliği çok güçlü olduğundan, Batı’ya alternatif güç oluşturamayacaklarını ve oluşturmamaları gerektiğini biliyorlar. Ancak, dünya düzenine yeni bir şekil verilmesinde söz sahibi olmak için Batı’ya paralel bir yapılanma arayışı içindeler. Dezavantajları, homojen bir yapıda olmamaları ve bazı üyelerin BRICS’in siyasi örgütlenmesine karşı çıkması. Örneğin Güney Afrika Cumhuriyeti ve Brezilya sadece hammadde ortaklıklarıyla ticari ilişkilerini geliştirmeyi arzuluyor." [dwelle.de]

Foreign Policy’den James Traub adı geçen ülkelerin otokratik ve demokratik ülkeler olarak aslında ikiye ayrıldığını ve örneğin Brezilya ve Güney Afrika’nın Endonezya ve Türkiye ile birlikte hareket etmelerinin daha büyük bir mutluluk getireceğini iddia ediyor.

Deutsche Bank’ın makro ekonomik araştırmalar bölümünden Markus Jaeger, büyümeye temel oluşturan sektörlerin farklılığına işaret ediyor. Brezilya'nın Rusya’dan oldukça farklı olduğunu, ama her ikisinin de hammadde ithalatına Hindistan ve Çin kadar bağımlı olmadıklarını vurgulayan Jaeger, Hindistan ve Çin'in neredeyse sadece ham madde ithal ederek ayakta durabildiklerini söylüyor. Jaeger "Çin’in büyüme hızı ihracat şampiyonu olmasından kaynaklanıyor. Hindistan ise daha çok hizmetler sektöründe ve enformasyon ve komünikasyon branşlarında ihracat yapıyor. Ama Hindistan’ın büyümesi, iç piyasadan besleniyor.” şeklinde görüş bildiriyor. [dwelle.de]

Bu örnekler çoğaltılabilir fakat bir yandan da BRICS ülkelerindeki mal alış verişinin 2011 yılında yüzde 28 artarak 230 milyar Euro’ya ulaştığı söyleniyor. Öte yandan Suriye’deki durum, Avrupa borç krizi ve İran’ın nükleer programıyla ilgili anlaşmazlıklarda ortak bir tavır geliştiriliyor.

Böylesi bir birlikteliğin önemi dünya siyasetindeki tek kutupluluğun sebep olduğu sınırsız baskı ve sömürünün hiç değilse uluslararası dengeler nedeniyle biraz olsun hız keseceği ve yeni arayışların, yönelimlerin gelişebileceğidir. Kimi analistlerin dehşetle bahsettikleri şekilde çok kutupluluğun gerilim ve savaşlara sebep olacağı ve “ortak değerlerden” uzaklaşmış bir dünyanın yaşanamaz olduğu yönündeki çaresizlik dolu karalamaları ise neredeyse artık hiç kimse tarafından dikkate alınmıyor.

Tabi ki de bundan sonra şimdiye kadar olandan çok daha fazla; gerçek insan hakları, toplumların gelir dağılımındaki oranlar, çevresel sorunlara karşı gösterilen yaklaşımın nasıl olacağına yönelik başlıklara odaklanmak gerekiyor.